Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

  

   Yolun doğruluğunun verdiği huzur duygusu... Ait olduğum yerdeyim. Ve bu yüzden olanlar ve olmaya başlayanlar... Vicdanım hep rahattı ve olanlar bana sadece haklılığımı gösteriyor, bunlar bana gösterildiği için hep şükrediyorum, sözlerim yerde kalmadı. Uykudan koptuğumu görünce telaşlananlar ve önüme atılanlar, satılık hayatlar... Beni kendi seçimlerinizle kaybettiniz, bense kendimi kendi seçimlerimle kazandım, gözleriniz beni artık ilgilendirmiyor. Geç kaldınız.

   .......................................................................................................................................................

 

   Kaldırımlarda yürüyen insanlar... Çoklar, çoğullar ve tek tüfekler... Gecenin yarısında bile dinmeyen korna sesleri... Biraz ötede,  kendini gecenin kollarına bırakmış, sakince parıldayan gemileri kucaklayan deniz... Biri sarı biri beyaz sokak lambaları, denge... Ağaçların çoktan dalınmış uykusu... Kavşağın kırmızı ve yeşil ışıkları, duran ve yürüyen metal yığınları... Unutulmuş tutkular ve geçmişe bırakılmış söz dizinleri...  Yitirilmiş heyecanlar... İnsanların birbirlerine öylesine yürüyüşleri... Çoktan vazgeçmiş bir halde, sadece boş ver işte, olsun bitsin, öylesine... Çok derinlerden gelen cılız bir ses: ‘Belki...’ ve yakınlardan onu bastıran gür bir ses: ‘Sanmıyorum.’ İşte böyle ve her şehirde, özellikle kalabalığın olduğu yerlerde yoğunlaşan kamburlaşmış ruhlar, ışığı sönük, kendi kaynağından uzak gözler... Ve işte böyle, yok ediyoruz kendimizi ve birbirimizi, tüm seçeneklerimizi korku içinde yok ederek.

 

.......................................................................................................................................................

 

   Dalgalanan perdelerin arkasında akşam yemeği üzeri meyve kabuklarının kokuları ve çay buğuları, gürültülü sesler, kısık sesler, büyük adam sesleri, koca kadın sesleri, çocuk sesleri, çığlıklar ve gülüşler, bazen, susuşlar, susuşlardan arta kalan duvarlara takılmış bakışlar... ‘Bir şeyler yapmak istemeler’in üzerine kuyruğunu kısıp oturuşlar... Görünmeyen güçlü zincirler, içerilere çarpılan kapılar... Sızlanmalar, sızlanmalar, sızlanmalar, serin bir rüzgar esintisi, yürekte kendini artıran ağır bir tortuya bulunabilecek tüm bahaneleri itinayla bulup izin veriş, gerçeklerden olabildiğince kaçış, çünkü korkaklar için en kolayı bu.

 

.......................................................................................................................................................

 

   Neden sustuğunuz kadar nasıl sustuğunuz da önemli ve neden konuştuğunuz kadar nasıl konuştuğunuz da ve daha da önemlisi her seferinde aslında ne anlattığınız ve ne duyduğunuz... Tüm bu katmanların ardına gizlenmiş korku ve utançlar... ve sahnede kabullenilme aksesuarları... Hepimiz şıkır şıkırız ve birbirimizden tek duyduğumuz da aksesuarlarımızın şıkırtıları... Başkalarının hayatında öyle bir acayip başrol hırsına kapılmış koşturmacalar ve geride kendi hayatımızın oyuncusuz kalmış başrolü... Replikler üzerine kurulu hayatlar, kimseyle aslını konuşmayan-konuşamayan hayatlar... Kendine nankör yaşamlar...

 

.......................................................................................................................................................

 

   Gecenin ikisinde kimin evinden geldiğini bilmediğim(ne fark ederdi ki) apartman boşluğunda yankılanan ve bitmek bilmeyen bir bebek-çocuk ağlaması... Dünyanın yeni gözcülerinden biri... Başlangıç noktasını ne belirler? Nedir ‘keşke’lerin kaynağı? Acı mı, mutluluk mu? Korku mu? Ne belirler? Neden ve ne kadar gerçek? Hangi filozofun dediğini hatırlamıyorum ama aşağı yukarı şöyle bir cümleydi: ‘Bilgece cevaplar istiyorsan aptalca sorular sormaktan vazgeç!’

.......................................................................................................................................................

   Ne düşündüklerini  biliyorum, sadece çok zaman bilmemezlikten geliyorum hepsi bu. Bildikçe, bilme merakım kendi kendini köreltti, anlamsız geliyor, dünyada bir sürü olup bitenler var, itinayla ‘öğrenilmiş çaresizlik’ler var, alemler var, ben varım, her insan kendine örnektir ve zararın neresinden dönersen kardır, kıçını kaldırmayan asalak yığınları var, bizim kadar bir yolculuk bu, bazen canım gerçekten sıkılıyor, ‘şak-şak’çılar ve ‘vah-vah’çılar var, kendini tanımak senin asıl görevindir, geçici süreler, bir soğanın kabukları, üzüm asmaları, nar taneleri, kuantlar, mikronun rahatlatıcılığı, LCD ekranlar, sahneler ve aynalar, denizin dinginliği, perdeler, camların ardındaki gün ışığı, her andaki temaslar, yükseliş, boşluğun tınıları, izler var attığın her adımda rengarenk parıldayan, geç bir saatte başlayan yavru bir kedi çığlığıydı, dışarı çıkıp buldum onu, savaşın ve yıkıntıların ortasında kendini ve her şeyini kaybetmiş, şok halinde ağlayan bir çocuk gibiydi, korkudan fırça gibi olmuştu tüyleri, onu kucağıma alırken titredi, önce karnını doyurdum, başlangıçta ürkerek sonra sokularak yaklaştı elime, arkasından kucağıma çıkıp kolumun altına sokuldu ve ne kadar zamandır korkudan uyuyamamışsa artık, hemen uyuyakaldı, bir saatten fazla parktaki bir bankta ben soğuktan titrerken o kucağımda güvenle uyudu, umurumda değildi, gelenler, geçenler, bakanlar, başka bir şehirdeyim, kaldığım yere onu götüremem, oturduğum şehirdeki apartmanda hayvan beslemek yasak (anın hırsıyla kurulan, mekanlara dair hayaller ve alınan kararlar), en azından yettiğim kadarını yapıyorum, bakmaktan, yargılamaktan ya da yok saymaktan fazlasını, sonra onu başka birkaç kedinin beslendiği ve biraz da olsa rahat edebileceği bir apartmanın bodrum girişine bıraktım  içim cızlayarak, mesafeler var, döndüğümde dua ettim onun için, ilk gördüğüm andaki hali hiç gözümden gitmiyordu, ertesi gün oradan geçtiğimde göremedim onu, aynı cızlama devam etti, sokağın sonuna geldiğimde miyavlamalar duydum ve şaşkın gözlü fırça tüylümü gördüm, ardında kardeşlerini ve annesini, içimde bir sevinç dalgası, teşekkür ederim, dualarımı kabul ettiğin için teşekkür ederim, her durumun vazgeçilmez sorusu: ‘Ben bu durumdan ne öğrendim?’, tabi ki ama bilginin nereden geldiği önemli, çünkü ayraçlar da var, bu yüzden zaten,  Histoires Extraordinaires’ten  bir sahnede Jane Fonda, küstahça bir hiddetle karşısındaki adama şu soruyu soruyordu: ‘Sen kendini ne sanıyorsun?’, adamsa sakince cevap verdi: ‘Ben mutlu bir adamım.’, işte en azından emin bir cevap verebilecek kadar kendini bilen birinin cevabı, dünyada kaç kişi bu cevabı verebilecek durumda ve neye dayanarak, kendi iç cevaplarını verememiş olmak nasıl hissettiriyor veya verebilmiş olmak, ‘Olmak ya da olmamak... İşte bütün mesele bu.’

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
.

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »