
Köhne bir bar... Karşımda basit ve sinir hastası bir kadın, yanında bir adam. Ben. Yanımda bir adam. Onun adı: “Yanılgı.” Masada dönen IQ düşürücü, çukura çekici muhabbetler... Baş ağrısı kadın sonunda gitti. Kalanlar devam ediyor... Buz kestim. Hissetmiyorum. Hislerim, o masada öldü. Hepiniz saçmasınız, buna alet olmayacağım. “Karnım aç, bir şeyler yiyeceğim.”
“Peki, kalkalım.”
Bambi... Tek iç açıcı olan, beni tanıyan ve içten bir gülümsemeyle karşılayan garson. Bir yandan dürüm yerken diğer elim yanılgının omzunda, başını omzuma koyuyor, hangi seçenek, önyargılarının farkına varmaya başladı, ona bakmıyorum, artık içimden gelmiyor, olgunluğumun hatırına geçici süreliğine kurulu bir robot gibiyim, elim omzunda yanılgıyı okuyorum ama geç kalıyor, çünkü bilmeden her adımını beni iterek atıyor, ama tüm bu küçük sahtelik oyunları, tüm bu küçük hesaplar, hayatın minik katilleri...
“Eve gideceğim.”
“Seni bırakayım.”
“Gerek yok, taksiye atlar giderim.”
Bir sarılma... Onu hissettim. O an gerçekti. Ama ben artık değildim... Ağır bir takas oldu bu.
Taksi şoförünün gülümseyişi, “üzülme” der gibi, sanki anlamış gibi, sevinmiş, o da evine gidecekmiş, aynı semtteymişiz, gözlerim dolmaya başladı, tuttum, güzel bir adam bu, onunla konuşacağım, hayattan, ülkeden konuştuk hiç susmadan, susmayalım, susarsak ağlayacağm...
Eve dönüş... Kucağıma atlayan kedim... Çalan telefon: “Vardın mı?”
“Şimdi geldim, teşekkür ederim, iyi geceler...”
Başkalarının yerine çekilen adilik sancıları... Pisliğin sindirimsizliği... Midende kusamamanın tortuları... Gereksiz bir sabır... Şans yoktur. Seçimler vardır. Sabaha şişen gözler... Güneşin doğuşu...
Bir arkadaşa açılan telefon: “Lütfen, gel...”
“Tamam, yarın oradayım.”
“Teşekkür ederim.”
Güne çekilen perdeler... Kedimin sokuluşu... Minik yeşil gözlerine bakıyorum.
“Sen çok güzelsin, çok güzelsin...”
.
0 yorum yazılmıştır