
Ben, yazmadım. Evet, uzun bir süre oldu. Yazacak bir durumda değildim. Kafam çok dağınıktı ve kalbim epey saldırıya uğramıştı. Onarımla meşguldüm. Neden deme, nedenlerini sayarsam seninle de konuşmamam gerekir, insanlıktan her geçen gün daha da utanıyorum ben, tüm kendini bilmeyen korkaklardan ve kendini bilip de bunun gücünü kötüye kullananlardan... Kızgınım da aynı zamanda, üzerime görmeyerek ya da bilerek kendini yükleyenlerden... Bazıları normal olmadığımı düşünür, sorun değil... Dışına çıkabildiğim sürece bir şekilde hallediyorum, çünkü kendime mutluyum.
Bazı zamanlar zorlansam da, yine de hala deniyorum işte konuşmayı, denemek konusunda oldukça başarılı, yanılmak konusunda oldukça başarısızım. İzinlerim konusunda kendime çok zaman kızsam da, haklılıklarımda bazen kendimi takdir etmiyor da değilim. Bunu yazarken fark ettim ki, evrensel bir seçim yapmadığım için iki dünya arasında dolanıp duruyorum. Boğuntulu ve gri bir durum... Kimbilir, belki de çıkmak gerek... Kim bilir?
Geçtiğimiz aylarda, bir internet sitesine kaydolurken, sırf gırgır olsun diye kendime anlamı olmayan, kafamdan uydurduğum bir rumuz bulmuştum: Limbo. Anlamı varmış, geçenlerde biri o siteden bana yazıp “Sen Araf’ta mı sıkıştın?” dedi, anlamadığımı söyleyince de bana Limbo’nun anlamını söyledi. Sonsuza kadar Araf’ta kalacaklar... Tesadüf diye bir şey yoktur. Bir çıkış var...
İhsan Oktay Anar’ın “Amat” isimli bir kitabı var, orada cehennemin sonsuz döngüsünü anlatıyor, sıkışmayı... Ben, zaman zaman içimden yükselirim ve çerçevelerin dışına çıkıp insanlara bakarım. Ve kendi hayatımda olup bitenlere... Amat hiç yabancı gelmedi bana o yüzden, yazarının da tüm bunları bildiğini anlamış oldum sadece... Çıkış var...
Hayat, algıda seçicilik olabilir ama algıyı belirleyen seçimleri yapanın insanın kendisi olduğu gerçeğini değiştirmez. Yaşamda kendin için neleri seçiyorsun? Altında neler var? Yoksa sen de mahzun bir şekilde sızlanan, seçim olmayan seçimlerin kurbanı mısın? Seçimlerinin peşinden ne kadar gidebiliyorsun, vazgeçme sınırların neler, seçimlerini geliştirmeye ya da değiştirmeye açık mısın? Bu sorular senin algıda seçiciliğinde ne anlam ifade ediyor? Kısacası aklına neler geliyor, bana dair şeyler mi yoksa kendine ve hayatına dair şeyler mi? Bu, önemli. Çıkış.
Perdelerini hiç kaldırdın mı? Eğer kaldırmadıysan, neden bu kadar korkaksın, neden yüzleşip çözümlerini oluşturmadın, neden hayatına ve kendine saygın yok, neden saçma ve düşük bir egonun peşinde yalan bir yaşamı tercih ettin? Ve eğer kaldırdıysan orada gördüklerin hoşuna gitti mi? Kimsenin pek gitmez de... Berbattır çünkü... Gerçi kaldırdıysan bilirsin zaten, gördüğün; koca bir çirkinlik, iğrençlik, bencillik, korkaklık yığınıdır. Ego hemen sana: “Buradan derhal kaçmalısın, rahatlığımın kollarına geri gel” der. Onu dinleyip kaçarsan, cılız bir dere olarak, tüm etkileşimlerin gücünde savrularak akmaya devam edersin. Eğer perdeleri kaldırmadıysan, “O zaman neden kaldırayım ki?” diyebilirsin. Kaldırdıysan; ardını temizlemenin ve kendine gerçekten sahip çıkmanın tek yolunun bu olduğunu biliyor olur, ayrıca tembel ve bu yüzden de talihsiz bir soru sormamış olursun. Deniz olursun. Çık...
Bana yazdığın tüm mektupları ve gönderdiğin yazıları okudum. Her bir kelimesine, ruhunun bölümlerine tek tek baktım. Bakmam için yazılmışlardı. Seni gördüm. Görmemi istemiştin. Tünel’de yürürken seni ilk gördüğümde bu yüzden yanına gelip konuşmuştum. Ortalıktaydın ama aslında seni görmüyorlardı. Oyunu görüyorlardı sadece... Sen öyle olduğunu sanıyordun. Tüm bu seslerin arasına karışıyor ve aslında bambaşka şeyler söylemek istiyordun. Bağırdıkça sesin kısılıyordu... Kelimeler yetmiyor sanıyordun, onların sen kadar var olduklarını bilmeyerek... Bir fırtınaydı istediğin... Beklediğin... Ama ona dayanacak gücün ve kararlılığın, onunla birleşip büyüyebilecek isteğin, anlayışın ve sevgin yoktu... Her yöne doğruydun... Hiçbir yere doğru... Oysa bilmelisin ki; bir fırtınayı ancak bir fırtına karşılayabilir. Büyü.
.
0 yorum yazılmıştır
« Önceki ::